12 Eylül 2011 Pazartesi

Oturan patlıcanlar

Bugün herhangi bir planım olmadığı ve peşine takılacak birileri bulamadığım için öğleden sonraya kadar uyudum, uyandığımda ise masamda oda arkadaşımın yaptığı kreplerle karşılaştım:


Rusların en meşhur pastalarından biri olan Napolyon pastasını yapacağını söyledi. Adının Napolyon olmasının nedeni ise 1800'lerde Rusya'nın Napolyon'u yendiği sıralarda bu pastanın yapılmaya başlamasıymış. O pasta yaparken benim elim armut toplamasın diye ben de patlıcan oturtma yapmaya karar verdim. Her ne kadar malzeme eksikliğinden dolayı yapmaktan vazgeçme raddesine gelsem de denemeye değer dedim ve başladım patlıcanları kızartmaya:


O sırada oda arkadaşım hamuru yoğurup dinlenmesi için buzdolabına atmıştı bile:


Yemeğimiz hazır:

Oda arkadaşım buzdolabından çıkardığı dinlenmiş hamurları açmaya başladı bile:




Ben de patlıcanın yanında en iyi pilavın gideceğine kara verip pirinçleri attım tencereye:


Pastanın kreması baya bir cıvık oldu ama olsun, yeriz biz.



Pilavım her zamanki gibi lapa oldu. Türkiye'de ben daha güzel yapıyordum, buranın pirincinde bir sorun var diye yalan attım. Beceriksizim demiyorum da..


Pastanın katları bitmek üzere:

 Yemek zamanı!!

Patlıcan oturtmasını çok beğendiler. Ben yapmaya başladığımda orada olmadıkları için nasıl yapıldığını göremediler. Sebze yemeği, çok güzel, hem kalorisi de az diye yemeğime methiyeler düzerken onları başlangıçta bir ton sıvı yağla kızarttığımı söyleyince hayal kırıklığına uğramadılar değil. Daha sonra kızartılmış yiyeceklerin hep güzel olup sağlıklıların da tadının kötü olduğuna beraberce kahrettik. Yemeğin ismini de İngilizce'ye tam çeviremediğim için yemeğe "oturan patlıcanlar" anlamına gelen "sitting eggplants" koydular. Sesimi çıkarmadım ben de. Bu arada sofrada bulunan pek kıymetli iki Latin iki Rus-Koreli arkadaşıma yemeğin suyuna nasıl ekmekle banılacağını öğrettim. Umarım ülkelerine döndüklerinde bu ulvi görevi layıkiyle yerine getirirler.

Yemekten sonra pastaya sıra geldi. Onlar oda arkadaşımın ilginç çaylarını denerken ben de Tayland'dan gelen kahveyi içtim. Çok acıydı, defalarca üstüne su katmak zorunda kaldım. Pastayı da baklavaya benzettim. Tabi bunda kremanın kremalıktan çıkıp sütlü şerbete dönmesindeki payı büyük sanırım. Bu arada pastayı baklavaya benzettiğimi söyleyince Itewon'da bir Türk fırıncısı olduğunu, orada baklavayı denediklerini söylediler. Bir dahaki sefere ben de gidiyim bari. Ya da gitmeyim, buraya gelince, Türkiye'deyken elimi bile sürmediğim Türk yemekleri pek bir kıymete bindiler. Onları fazla havaya sokmamak lazım. Alışırlar sonra.


Biz yedik Allah arttırdı ama sofrayı kuran kaldırmadı. Biz yemekleri yaparken ortalıkta görünmeyen arkadaşlar bulaşıkları biz yıkayacağız diye tutturunca kırmadık onları. Daha sonra oda arkadaşım ve onun Latin arkadaşlarından biriyle yurdun yukarısına doğru yürüyüşe çıktık. Vaktin geç olmasına rağmen orta yaşın üstündeki Koreliler yine boş durmayıp kendilerini spor faaliyetleri için dışarı atmışlar:


Koreli teyze köpeğiyle yürüyüşe çıkmış ama sizce de bir sorun yok mu ortada?


Tepeyi tırmana tırmana bir tane parka ulaştık. Yürüyüş parkuru ve spor aletleri vardı. Üçümüz birlikte koşmaya başladık ama ben uzun süredir Türk kası geliştireceğim diye uğraşmaktan bayağı bir formdan düşmüşüm. İlk turda nefesim kesilince, beni bırakın size ancak ayak bağı olurum, gidin aranıza bile bakmayın dedim, onlar da iyi o zaman deyip yola bensiz devam ettiler.


Parkın en güzel tarafı tam tepenin üstünde olup 360 derece Seul manzarasına sahip olması. Kötü tarafı ise o güzel manzarayı parkı çevreleyen ağaçların kapatması:






Hakikaten ağaçlara gıcık oldum. Yıllardır sahip olduğum çevreci kişiliğim bir anda yok olup gitti. Bir gece ansızın parkın etrafındaki bütün ağaçları kesmeyi planlıyorum. Ya da yakıyım, en kısa ve sessiz çözüm. Yarın bir gün, Seul'de nedeni belirlenemeyen yangın çıktı, bütün şehir kül oldu diye bir haberle uyanırsanız endişelenmeyin, ben karşıdaki tepelerden o yangını izliyor olacağım hahahaha!!

2 yorum:

  1. Oturan patlıcan bayıldım bu tanıma.Güldürdün beni saadet seninde yüzün gülsün oralarda çok hoş anıların olsun.Çok sıcak dostlukların.^^

    YanıtlaSil
  2. Pilavı yapamamış olmana hiç şaşırmadım :D

    Bi dahaki sefere karnıyarık yap, adına da harakiri de. Japonca'da harakiri karın yarmak demekmiş :)

    YanıtlaSil