22 Eylül 2011 Perşembe

Yoğurt

Buralarda sade yoğurt bulamadığımdan yakınırken oda arkadaşım sade yoğurt olduğunu, sadece ben Korece bilmediğim için göremediğimi söylemişti. Ben de geçenlerde almıştım tavsiye ettiği yoğurdu. Daha önce bahsettiğim Bilkent'ten gelen diğer arkadaşımı yemeğe davet etmiştim. Sade yoğurt buldum hadi yiyelim diye büyük bir iştahla kaşıklarımızı yoğurda daldırdık ama tadına bakınca yine hayal kırıklığına uğradık çünkü yoğurt tatlıydı. İş başa düştü, kendi yoğurdumuzu kendimiz yapalım dedik ama arkadaşım benim ciddi olduğumu tahmin etmemiş herhalde. 

O gittikten sonra oda arkadaşıma yoğurt yapacağımı söyledim. Her ne kadar kendisi Kore asıllı olsa da Rus olduğu için Türk yemeklerini çok iyi biliyor ve kendisi de uzun süre içerisinde deneye yanıla burada en iyi yoğurdun nasıl yapılacağını öğrenmiş. Hatta yoğurt yapacağım kabı bile o verdi. 

İlk başta dolaptan çıkardığım normal sütü mikrodalgada birazcık ısıttım. Sonra verdiği kaba doldurup tatlı diye beğenmediğimiz yoğurttan kattım. Ben bir tatlı kaşığı koymuştum ama onun buradaki sütleri mayalamaya yetmeyeceğini söyleyince bir çorba kaşığı kadar koydum. Kapağını sıkıca dolayıp atkı şapka ne varsa doladım.

Bu gece baktığımda yoğurdum tutmuştu:





Artık gönül rahatlığıyla ayran içebilirim.

Salı günü grup sunumum vardı. Her ne kadar hoca sunum sırasında başka şeylerle oyalansa da ilk grup olmanın rahatlığını taşımıyor değildik. Bugün de başka bir grubun sunumu vardı. Açıkçası bizim sunumdan daha iyiydi onlarınki. Bildiğiniz gibi bu derste "Sineklerin Tanrısı" kitabı üzerinde durmuştuk. Sunum da onun üzerineydi. İngiltere'den kalkan bir uçak adaya düşer. İçinden sadece 20 civarında çocuk kurtulur. İlk başlarda demokratik yollardan hayatta kalmaya çalışırken, gittikçe vahşileşirler. Hatta biri domuz öldürüp yemek olarak diğer çocuklara sunarak güç kazanır vs. Sunumu yapan grup kitaptaki deniz kabuğuna gönderme olsun diye bir kutu halley almışlar. Kutuyu elinde tutan konuşuyordu, konuşması bitince içinden bir tane alıyordu. Sorulardan biri çocuklar farklı milletlerden olsaydı durumun nasıl değişeceğiyle ilgiliydi. İsveçli, sınıfta feministliğiyle ünlü olmuş bir kız söz aldı, anlatmaya başladı. Daha sonra değişim öğrencileri arasındaki başka bir Türk'le yaptığı konuşmayı söyledi. İsveç'te insanlar çok soğukken Türklerin ne kadar sıcakkanlı olduklarından bahsetti. Bunu Saadet'te de görebiliyoruz felan deyince bütün gözler bana döndü tabi. Ben de e haklı tabi o adada Türk bir çocuk olsaydı herkesi bir araya toplardı, neşe kaynağı olurdu dedim. O domuz etini de yemeyeceğini de belirtmeden edemedim. Sonra bana da bir tane halley verdiler:


Dağılıyoruz
 Korece dersinden sonra hep beraber yemeğe gitmeye kalktık ama bir kısmı bizi ekince iki kişi kaldık. Arkadaşın bildiği ucuz bir yer varmış. Hakkaten ucuzdu ama:


Televizyonda da 2AM vardı



Bunlar da sosları
yum yum
Daha sonra yurda geldim. Yarın tekrar camiye gideceğim. Cumartesi günü de okulun maçına. Bu aralar pek bir yerlere çıkamasam da tesadüf eseri yeni insanlarla tanışmıyor değilim.

Birkaç gün önce yağmurda yürüyordum. En hafif yağmurda bile şemsiyesiz sokağa çıkmayan Koreliler yine boş durmamışlar, ortalığı rengarenk şemsiyelerle donatmışlar. Neyse işte o şemsiyelerden biri kafama çarptı. Kız özür dileyip gitti ama niye bilmiyorum kızın arkasından yetişip "sana katılabilir miyim?" dedim. Sonra kızın şemsiyesinin altında yürümeye başladık. Baktım kız konuşmuyor, hangi bölümde okuduğunu sordum, Çin dili edebiyatı okuyormuş. O da nereli olduğumu sordu, Türkiye'den deyince "Benim de orada bir arkadaşım var" dedi. "Hangi üniversitede?" dedim. "Adını bilmiyorum ama meşhur bir üniversite" dedi. "Bilkent mi yoksa?" dedim. Heyecanlı bir şekilde "Evet!!" demesin mi? "Ben de oradan geliyorum, arkadaşının adı ne?" dedim. "Jimin" dedi. "Elçinin kızı mı?" "Evet" deyince biz başladık yol ortasında ciyak ciyak ötmeye. Akşam facebook'tan eklemiş, hakikaten Jimin ortak arkadaşımızmış. Tesadüfün bu kadarı. Koskoca kampüste sen bula bula ortak arkadaşın olan birini bul. Hem de durduk yere!

Böyle şeyler sadece benim mi başıma gelir bilmiyorum ama bu durum bana iki sene önce sevdiğim bir arkadaşımla aramda geçen konuşmayı hatırlattı. Kendisi 2 aylığına İngiltere'ye gitmiş, uzun süre görüşememiştik. Tabi biz de o sırada tatile bir haftalığına Tisan diye küçük bir yere gitmiştik. Bir gün telefonum da bilmediğim bir numara tarafından arandı, aramızda aynen şöyle bir konuşma geçti:

-Alo, Saadet ben Sena, İngiltere'den döndüm. Babamın telefonundan arıyorum.
-Hoşgeldin, nerdesin şimdi? Adana'da mısın?
-Yok biz iki günlüğüne tatile bir yere geldik.
-Nereye geldiniz?
-Mersin'e ya, küçük bir yer.. Ee ne var ne yok, nasıl gidiyo hayat?
-Biz de Mersin'e geldik, neresindesiniz şimdi?
-Küçük bir yer burası ya, bilmezsin, Tisan diye bir yer.
- Nasıl yaa, ben de oradayım şu anda!!

Sonra yine ciyaklamalar başladı tabi. Caminin orada buluşup hasret gidermiştik. Nasıl olup da obsesif gibi nerede olduğunu ısrarla sorduğumu hala anlayabilmiş değilim. Bazen içime bir şey girip beni dürtüyormuş gibi hissetmiyor değilim.

Dün gece de açtırdığım Citi Bank hesabımın şifresi için bankayı aramam gerekiyordu. Abim "sen skype'ı aç ben telefonu tutarım dedi". Yurt dışı konuşma yapmanın en beleş yolu hehe. Oda arkadaşımı rahatsız etmemek için leptobumla çekmecede kullanılmamaktan çürümeye yüz tutmuş nüfus cüzdanımı alıp bodrum kata indim. Aksilik bu ya internet çalışmadı. Oflanıp puflanırken orada büyük ihtimalle makinedeki çamaşırlarını bekleyen biri yanıma gelip "Türk müsün?" dedi. Mutlu bir şekilde "Türk'e mi benziyorum?" dedim. "Yok bundan tanıdım" deyip masanın üstündeki nüfus cüzdanımı gösterdi. "Burada benden başka Türk olduğunu bilmiyordum" dedim. O benim burada olduğumu biliyormuş, baya bir kişiden duymuş yurtta ondan başka Türk olduğunu. Üşenmiş tanışmaya gelmeye. Burada tam zamanlı öğrenciymiş sanırım. "E bana Türk yiyeceklerinin satıldığı yerleri gösterirsin o zaman" dedim. "Gösteririm tabi" dedi. Öyle yani, tek değilmişim anlayacağınız.

Ne diyordum, şifre değiştirmek için telefonla arayıp leptoba dayadılar. Adam sesin garipliğinden şüphelenmiş olmalı ki bir ton soru sordu. Ev numarasını sordu, söyledim, "alan kodu ne?" dedi. "06" dedim. Cevap vermeyince, "06 işte, Ankara'nın alan kodu" dedim. Abim 312 yazınca durumu çaktım tabi. Meğer adam dumur olmuş ona cevap vermiyormuş. Zaten ilk telefon numarası sorunca, "Telefonumu yeni aldım, numaramı bilmiyorum" demiştim. Kapattıktan sonra dalga geçmemiştir umarım. Neyse kartım sağ salim elime ulaşsın da başka bir şey istemiyorum. Yapı Kredi'nin ve çektiğim atmlerin komisyonuna devasa paralar  ödemek istemiyorum artık.

Öyle işte. Geçen gün de doğal kaynaklarla ilgili olan derste hoca hangi ülkenin dünyanın ne kadar enerjisini kullandığıyla ilgili test yapmak istedi. Listede 5-6 tane ülke vardı. Biri Amerika dedi, hoca duymamazlıktan geldi. Ben Türkiye deyince, sen cevaplayacaksın o zaman soruları dedi. Türkiye'yi çok sevdiğini belirtmeden de edemedi. Sağ olsun soruları cevaplamaya sınıftaki diğer Türk arkadaş da yardım etti. Ders çıkışında "Dünyanın tüm enerjisini Türkler sömürüyormuş" esprilerine de mağruz kalmadım değil. Hehe.

Bugün de bir günün sonuna geldik. Okulda tanıdığım Türk sayısı 3'e çıktı. Devamını bekliyorum. Günü oda arkadaşımın masama bıraktığı çikolatayla kapatmak istiyorum, ismi tanıdık geldi:


2 yorum:

  1. "Hershey's" in tadi güzeldir umarım Saadetcan:)

    YanıtlaSil
  2. Nerdeee, burdaki çikolataların tadı güzel değil. hem de pahalılar. Ucuz diye Snickers alıyorum hep artık gerisini sen düşün. Ülker sütlü çikolatayı özlemiyor değilim =(

    YanıtlaSil